| mevlevilik |
|
|
|
| Yazar SADE | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Perşembe, 02 Kasım 2006 | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
1- Kuruluşu Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye
kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine
doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük
acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve
diğerleri...
Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı
kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı.
İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani
İslâm’a çağıran bir el...
İslâm Peygamberi, yaratılmışların en
yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ
da yineliyordu.
Çelebi Hüsâmeddin döneminde
başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan
Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini
oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar,
insanların gönüllerine ışık götürdüler [29].
Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen
Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya
başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,
2 - Çile Sistemi
Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi
olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile” denilen bir
eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
Mevlevî olmaya karar veren kişi
gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri
anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah” denilen eğitim bölümünde,
kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün
oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan
aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr
olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar,
kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür
işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel
kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
3 - Mevlevîlik ve Sanat
İslâm dininde mûsikî ve raksla ilgili
ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in Makâsidü’l Elhân adındaki eserinde,
sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı kaynaklarda rastlanır [31].
Mevlânâ’nın büyük bir din ve sanat
bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane vecd ve
isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü
şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde
eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde
tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diye târif
etmişti. Bu yüzden mevlevihâneler, mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra
devrin güzel sanatlar akademileri yahut konservatuarlarıydılar [32].
Mevlevîlerin zikri olan sema’,
mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde nazarî ve amelî
mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin en büyük
bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı sıra
edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek
nesillere intikâli de sağlanmıştır.
Mûsikî sanatımız üzerinde
Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik Müziği
mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir.
Nefî, Neşâti, Fasih Ahmed Dede, Esrâr
Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân edebiyatımızın büyük şairleri de
mevlevîdirler [33].
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda gâye
aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle -yani iç âlemiyle-
ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin en yücelerine ulaşmayı
hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir tezâhür olan şiir, mûsikî,
raks ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî
amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu yüzden Mevlevîliğin önemli
rükünleri hâline gelmiştir.
4 - Semâ’
Töreni
Mevlevîlik deyince ilk akla gelen
semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin
dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ
zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir
coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif
Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir
disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve
öğretilir olmuştur [34]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema’
Töreni’ ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf eklenmiştir [35].
Sema’, sembolik olarak, kâinatın
oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile
harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru
yönelişini ifâde eder [36].
Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur [37].
Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le
başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların
en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir şiiridir. XVII.yüzyılda
bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast
makamından bestelediği bu na’t-i, na’t-hân ayakta ve sazsız okur. Na’t’i, kudüm darbları izler. Bu
Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm inanışına göre Allah,
insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek
diriltmiştir. Na'’t’den sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi
temsîl eder [39].
Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema’ meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir [40].
Devr-i
Veledî esnâsında, şeyh postunun hemen önünde sema’ törenine adını veren
bir olay cereyan eder; “mukâbele” yani karşılaşma...Semâ’ meydanının sağ
tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya basmadan ve posta
sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle
karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, Postun tam karşısında Hatt-ı
İstivâ’nın sema’ meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da baş
keser ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder [43].
Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin
posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu devirler, şeyh
denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkat’i “İlm-el Yakîn”
olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak görüşü, “Hakk-al Yakîn” olarak da
O’na erişi sembolize eder [44].
Kudümzenbaşının Devr-i
Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim
yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler tek tek şeyh efendiden icâzet
alıp, sema’a başlarlar [45]. Sema’, her birine
“selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre
edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı
temin eder [46].
I.Selâm, insanın kendi kulluğunu
idrâk etmesidir.
II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve
kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.
III.Selâm bu hayranlık duygusunun
aşka dönüşmesidir.
IV.Selâm’ın başlaması ile “postnişîn”
yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema’ a
girer. Postundan sema’ meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine
dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.
Bu arada IV.Selâm bitmiş, Son Peşrev
ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır [48].
Şeyhin posttaki yerini almasıyla Son
Taksim de sona erer ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf”
okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son
selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer. Şeyh Efendi’den sonra semâzenler
ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terkederler [49].
C - MEVLEVÎ ÂYİNLERİ
1- Özellikleri
Kitabımızın asıl konusunu teşkîl eden
Mevlevî Âyinleri, mevlevîhânelerde Sema’ Töreni (yani mukâbele) esnasında
“mutrıb” denilen mûsikî topluluğunun çalıp söylediği, mevlevî
bestekârlarca sema’a eşlik amacıyla bestelenmiş eserlere denir.
Tıpkı Sema’ Töreni gibi Mevlevî Âyini
formunun da XV-XVI.yüzyıllarda kalıp halinde tespit edilip, günümüze kadar
gelen son şeklini aldığı söylenebilir.
Mevlevî Âyinleri’nin önemli
özelliklerinden biri farklı devirlerin ve farklı bestekârların eserlerinin
bir araya getirilebilmesidir. XV veya XVI.yüzyılda bestelendiği sanılan
Pencgâh Âyin-i Şerîf’in başında XIX.yüzyıl bestekârlarımızdan Neyzen Sâlih
Dede’nin peşrevinin çalınması yahut bir âyinin başka bir âyinden alınan
bölümlerle tamamlanması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
Kendilerine has husûsiyetleri aşağıda
açıklanacak olan bu eserlerin ana bölümleri Hz.Mevlânâ’nın Mesnevî,
Dîvân-ı Kebîr ve Rubâiyyat’ından alınmış Farsça şiirlerinden bestelenir.
Ender olarak bazı mevlevî şâirlerin şiirlerine de yer verildiği
görülmektedir. Bunlar arasında Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi, Eflâkî Dede,
Şeyh Gâlip, Molla Câmî, Şeyhî, Semtî, Gâvsî Dede sayılabilir[50].
Ayrı âyinlerde aynı güftenin yer
aldığı da gözlenmektedir. Ama tüm âyinlerde Eflâkî Dede’ nin,
dörtlüğü mutlaka üçüncü selâmda
yürüksemâî usûlünden bestelenmiştir. Ayrıca yine tüm âyinlerin IV.Selâm’ında
(ki çoğunlukla II.Selâm ile aynıdır) Hz.Mevlânâ’nın meşhur,
dörtlüğü Ağır Evfer usûlünden
bestelenerek kullanılmıştır.
Tıpkı sema’ gibi Mevlevî Âyini de
her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur. Başta çalınan Devr-i
Kebîr usûlündeki peşrevler Türk Klâsik Müziği’ndeki Devr-i Kebîr
peşrevlerden farklılık gösterir.
Mevlevî bestekârlarca Muzaaf Devr-i
Kebîr adı verilen bu usûl iki Devr-i Kebîr’ in birleştirilmesinden
oluşturulmuştur ve 56 zamanlıdır. Bu özellik peşrevin Sema’ Töreni
kısmında anlatılan Devr-i Veledî’ye eşlik amacıyla olmasındandır.
Nitekim Devr-i Kebîr usûlü, diğer usûllere göre Devr-i Veledî’ deki
yürüyüşe en uygun olanıdır. Bu usûlde herhangi bir aksak bölünme olmaz.
İki Devr-i Kebîr’ in birleştirilmesinin sebebi ise daha uzun peşrevler
bestelemek, böylece tekrarı azaltmak amacını güder. Çünkü âyin
peşrevleri Devr-i Veledî tamamlanıncaya kadar bitince başa dönmek
sûretiyle tekrar edilirler.
Devr-i Veledî’nin bitmesiyle peşrev
durur. Burası peşrevin herhangi bir yeri olabilir. Bu sebeple bazı âyin
peşrevlerinde karar bölümleri dahî yer almamıştır.
Mevlevî Âyinleri’nin I.Selâm’ı
çoğunlukla Devr-i Revân, bazen de Ağır Düyek usûlleri ile ölçülmüştür.
II. ve IV.Selâm’lar mutlaka Ağır Evfer usûlündedir. Âyinlerde bu usûle
genellikle son beş zamanından girilir. Bazı âyinlerde bu iki selâm güfte
ve melodi olarak birbiriyle aynı olabilmekte, bâzı âyinlerde ise melodi
aynı kalırken güfte farklı olabilmektedir.
Mevlevî Âyinleri’ nin III.Selâm’ları
en geniş ve sanatlı bölümleridir. Bu bölümde usûl geçkilerinin yanısıra
çarpıcı makam geçkileri de görülür. III.Selâm genellikle 28 zamanlı Devr-i
Kebîr usûlüyle başlar. Devr-i Kebîr yerine bazen Ağır Düyek, Frenkçin,
Fahte, Çifte Düyek de kullanılmıştır.
III.Selâm’da bu ilk kısımdan sonra,
aksaksemâî usûlünden bestelenmiş bir saz terennümü ile Eflâkî Dede’nin:
Ey ki hezâr âferîn bu nice
sultân olur.
mısraı ile başlayan Türkçe dörtlük
yürüksemâî usûlü ile bestelenir. Bunu aynı usûlden bestelenmiş saz
terennümleriyle birbirine bağlanan güfteler izler, yürüksemâî hızlanarak
devam eder, coştukça coşar...
Mevlevî Âyinleri’nin selâmları,
Semâ’ Töreni kısmında belirttiğimiz selâmların mânâ ve tezâhürlerine
uygun olarak, hatta bu duyguları oluşturacak nağmelerle
bestelenmiştir. Semâ’ Töreni’nin
III.Selâm’ı Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında duyulan hayranlığın
aşka dönüşmesiyle oluşan bir cezbe hâlini sembolize eder. Yani bir nevî
mîrâc hâlidir. Mevlevî Âyinleri’nde de bu bölümler gittikçe yürüyen
ritmlerle ve gittikçe yükselen perdelerle bestelenmiştir.
IV.Selâm ise insanın kulluğa
dönüşünü ve kulluğunu idrâkini temsîl eder. Burada kullanılan Ağır Evfer
usûlü ile melodi ve ritmdeki coşkunluk yerini kararlı bir huzûra
bırakır.
IV.Selâm’dan sonra sazlarla icrâ
edilen Düyek usûlünde bir Son Peşrev ve Son Yürüksemâî ile âyin sona
erer.
Bu yapısı ile Mevlevî Âyinleri Türk
Mûsikîsi’nin en büyük ve sanatlı eserleridir. Bu yüzden âyin bestelemek
bestekârlıkta zirve kabûl edilir.
XV-XVI.yüzyıla ait “Beste-i Kadîm”
adıyla tanınan ve bestekârları bilinmeyen Pencgâh, Hüseynî ve Dügâh
Âyin-i Şerîflerden Pencgâh makamındaki âyin mevlevî bestekârlara tam bir
numûne olmuştur ve tam bir bestekârlık âbidesidir. Daha sonra
bestelenmiş ve bestekârı bilinen ilk âyin olan Köçek Derviş Mustafa
Dede’nin Bayâtî Âyin-i Şerîf’î ise kendinden öncekileri gölgede
bırakacak kadar üstün bir sanat eseridir.
Daha sonra Buhûrîzâde Mustafa
Efendi (Itrî) tarafından bestelenen Segâh Âyin-i Şerîf’de Türk
Mûsikîsi’nin şâheserlerindendir.
Bestekârı bilinen bu ilk âyinlerden
sonra günümüze kadar tespit edebildiğimiz kadarıyla 161 âyin daha
bestelenmiştir ki, üç Beste-i Kadîm ile birlikte toplamı 166’ya varır.
Bu âyinler içerisinde form ve üslûba uygunluğu tartışılabilecek olanları
elbette vardır. Bunlar arasında merhum Hüseyin Saadeddin Arel’ in
muhtelif makamlardan bestelediği 51 âyin pek çok münekkid tarafından
kıymeti hâvî bulunmamaktadır. Günümüzde bestelenen âyinlerin çoğu da
eleştirilere mâruz kalmaktadır. Biz böyle bir tartışmaya girmeden
tamamını listelemeyi uygun görüyoruz.
MEVLEVÎ ÂYİNLERİ
(Bestelendiği Yüzyıllara Göre)
Bestekârları
yaşayan Âyin-i Şerîfler
Bestekârı Bilinmeyen Diğer Âyin-i Şerîf’ler (Üç Beste-i Kadîm’den Başka)
2- Bestekârları
Mevlevî Âyini besteleyebilmek için
iyi bir bestekâr olmak şarttır ama yeterli olmaz. Mevlevî Âyini
Bestekârının âyin rûhuna ve üslûbuna uygun eser yapabilmesi için Hz.Mevlânâ’yı,
Mevlevîliği ve Sema’ı iyi anlamış; kendinden önce bestelenmiş olan
âyinleri iyi incelemiş olması gerekir. Bu şartlar sağlandıktan sonra
Dîvân-ı Kebîr, Rubâiyyât ve Mesnevî’den kullanılacak usûllere ve anlam
bakımından birbirine uygun şiirler seçilecek ve eser bestelenecektir.
Mevlevî Âyini bestekârları arasında
yukarıda verdiğimiz listede en fazla dikkat çeken isim hiç şüphesiz
Hüseyin Saadeddin Arel’dir. Yılmaz Öztuna’nın Türk Mûsikîsi
Ansiklopedisi’nde 700 kadar eseri kayıtlı olan ve daha çok nazariyatçı
olarak tanınan son dönemin bu müzikolog bestekârının 51 âyininden tüm
araştırmalarımıza rağmen yalnız Mûsikî Mecmuası’nın 154.sayısında
neşrolunan Nikriz Âyin-i Şerîf’inin ve Karcığar Âyin-i Şerîf’inden küçük
bir bölümünün notasını bulabildik. Bestekârın elimizdeki bu örnekleri
incelendiğinde güfte ve usûl geleneğine uyulmadığı hemen göze çarpar.
Ama dediğimiz gibi bulabildiğimiz örnekler çok azdır.
Türk Mûsikîsi’nin gelmiş geçmiş en
büyük bestekârlarından biri olan Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi 7 Âyin-i
Şerîf bestelemiştir. Bu eserlerin tamamı üstün bir müzikalite ve
olağanüstü bir duyuş ürünüdür. Dede Efendi’nin tüm eserleri içerisinde
en çok Hüzzam Âyin-i Şerîf’ini beğendiği rivâyet olunmaktadır ki, bu
eser Türk Mûsikî Sanatı’nın en kıymetli eserlerindendir.
Kendisi de mevlevî olan Sultan II.Mahmud’un
isteği üzerine son olarak bestelediği âyini olan Ferâhfeza Âyin-i
Şerîf’i ise fevkalâde renklidir ve en çok sevilen âyinlerdendir.
Dede Efendi’nin öğrencilerinden
M.Zekâî Dede de 5 âyin bestelemiştir. Bunlar arasında en beğenileni
gerçek bir dehâ ürünü olarak nitelenen Sûzidil makâmındakidir.
Zamanının neyzenlerinin kutbu
manasında “Kutbü’n Nâyî” ünvânıyla tanınan Osman Dede, son dönemin
önemli bestekârlarından merhum Cinuçen Tanrıkorur ve günümüz
bestekârlarından M. Okyay Yiğitbaş da dörder âyin bestelemişlerdir.
Musâhib Seyyid Ahmed Ağa, “Hâfız
Şeydâ” adıyla tanınan Abdürrahîm Dede, İsmet Ağa, Ahmed Avni Konuk ile
yaşayan bestekârlardan Zeki Atkoşar, Necdet Tanlak ve İrfan Doğrusöz ise
repertuarımıza üçer âyin kazandırmışlardır. Ancak İrfan Doğrusöz’ün
elimizde bulunan Segâh Âyin-i Şerîf’i bir çok sesli deneme olarak Türk
Mûsikîsi ve Mevlevî Âyini rûhuna kanımızca hiç uygun değildir ve içinde
Hz.Mevlânâ’dan hiçbir güfte bulundurmamakla geleneğe de uymamaktadır.
Şüphesiz ki bestekârlıkta fazla
eser bestelemekten daha önemlisi sanat değeri taşıyan eser
bestelemektir. Sultan III. Selîm yalnızca bir âyin bestelemiştir. Ama bu
eseri Mevlevî Âyini repertuarının en kıymetli örneklerinden birisi
olmuştur. Bunun gibi Hüseyin Fahreddin Dede’nin Acemaşîran Âyin-i
Şerîf’i de tek âyinidir ve bir sanat âbidesidir.
Mevlevî Âyini bestekârları
kronolojik olarak şöyle sıralanabilir:
dip not
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Son Güncelleme ( Cumartesi, 04 Kasım 2006 ) | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|